15 Temmuz 2009 Çarşamba

Dernekler, Kurumlar, Kurslar, Düşünceler...

4-5 sene önce piyasaya girmeye başlayan ve fotoğrafın yönünü derinden değiştiren dijital teknoloji yavaş yavaş kendi mecrasına oturmaya başladı. Her şeyde olduğu gibi bu da bir kültür meselesi. Olaya üretim süreci açısından bakmayı bilen için aslında hiçbir şey değişmedi. İşler üretilmeye devam edilmekte. Artık fotoğraf çekilirken üretim sürecinin tam olarak bitmediği ve işin bir de "post-prodüksiyon kısmı" olduğu fotoğrafçının aklının bir köşesinde yer etmeye başladı.

Peki eğitim cephesinde durum ne? Bir gelişim var mı? Kurumların sayıları artıyor tamam, peki kalite artıyor mu?

İstanbul'u uzaktan seyreden birisi olsam da üniversite bölümleri haricinde özel kurs, dernek gibi yapıların sayılarının her geçen sene arttığını görebiliyorum. Büyük bir ivme yakalayan Fototrek, piyasanın önemli aktörlerinden Fotoğrafevi, İstanbul Fotoğraf Merkezi, Galata Fotğrafhanesi ve elbette İFSAK başı çeken kurumlar. Teknikten öte anlatım dili ve modern fotoğraf akımları gibi kurslar veren Geniş Açı Proje Ofisi (GAPO) belirli aralıklarla etkinliklerini tekrarlıyor. Bunların yanında ülkenin ilk belgesel fotoğraf okulu Fotoğraf Akademisi sessiz ve derinden eğitimini sürdürüyor. Bir de şehrin Anadolu yakasında olduğunu bildiğim Fotoğraf Atölyesi de dikkate değer kurumlardan birisi.

Ankara'da AFSAD'ın elinde tuttuğu "ağabeylik", yeni kurulan özel kurumlarla bir "kardeşlik" sürecine girmiş durumda. Yine de şehrin en popüler fotoğraf merkezi konumunda. Geçtiğimiz aylarda kurulan Dijital Akademi eğitim hayatına başladı. Yine 3-4 yıldır fotoğraf ve sinema eğitimleri veren Fotoğraf Sinema Ankara (FSA) yavaş da olsa kendine yer edinmeye başladı. Ve tabi ki şehrin ikinci derneği Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK). Tüm bu yapılara rağmen Ankara'da neden dünya standartlarına uygun bir fotoğraf galerisi ve sergi salonu yok? Kavaklıdere'deki Çağdaş Sanatlar Merkezi sergi açmaya çalışan her sanatçının birinci durağı vazifesini görüyor. Ama merkezin mimari açıdan büyük ve anti-ergonomik yapısı bana göre açılan bir serginin hakkını veremiyor. Ama Akara'daki en büyük eksiklik akademik seviyede bir eğitimin verilmemesi. Hiç bir üniversitede fotoğrafçılık bölümü yok. Sadece 1-2 üniversitede (Bilkent'te lisansüstü eğitimi, Ankara Üniversitesi'nde fotoğraf kulübü olarak) bir alt dal olarak kabul görülüp belirli kredilerle eğitim veriliyor.

Diğer şehirlerde işler derneklerle yürüyor. İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Trabzon, Balıkesir vs. Oradaki eğitimler ise genelde yarışma için bir araya gelip fotoğraf üretme ve yakın yerlere geziler yapma aktivitelerinden ileri gidemiyor.

14 Temmuz 2009 Salı

İstanbul Fotoğrafı

Evet çok var ama hiçbiri bende bu fotoğraftaki kadar çok "İstanbul etkisi" yaratmıyor.














Fotoğraf Alex Webb'den.

Fotoğrafya

Çalışmalarını sessiz sedasız yürüten ve kendi adıma büyük beğeni ile takip ettiğim ülkenin ilk e-fotoğraf dergisi Fotografya 22. sayısını çıkardı. Bu sayının dosyası "Kadın ve Çocuk". Dergide Nazif Topçuoğlu'ndan Orhan Cem çetin'e, Susan E. Meyer'den Merih Akoğul'a bir çok yazar ve fotoğrafçının yazı ve fotoğrafları mevcut.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Portre #17













Antonin Kratochvil

09 Temmuz 2009 Perşembe

Bir derneğe "aşık olmak"...

Fazla ayrıntı vermek istemiyorum, AFSAD'ın yahoo mail grubuna üye olanlar eminim takip etmişlerdir, bu hafta boyunca düzeyi çok aşağıda seyreden bir tartışma yaşandı mail grupta. Tartışmanın konusu beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendirdiği kısmı, bir fotoğraf derneği içerisinde (ki bu dernek ülkenin en kalburüstü görülen ve bilinen bir derneği) bu denli basit kişisel meselelerin var olması ve bu meselelerin tartışılma şeklinin bu denli düzeysizce yapılması.

Tartışmalar biraz dinince bir üyeden gelen "hepimiz bu derneğe aşığız, neden bu tip tartışmaların içine giriyoruz" yorumu beni çok uzaklara götürdü. Öyle bir daldım, düşündüm. Bir insan bir derneğe neden aşık olabilir ki? Amacı ülkedeki fotoğraf üretimini geliştirmek, fotoğrafı geniş kitlelere yaymak olan bir dernekte, fotoğrafa aşık olabilirsiniz, üretim, paylaşım heyecanına, aşık olabilirsiniz ama derneğe bu aşk neden?

Ankara'da yaşadığım için maili atan arkadaş gibi kimi "Afsad romantikleriyle" karşılaşıp tanışıyorum. Afsad üyesi değilim, içinde bulunmuşluğum var ve her 3-5 ayda bir üye olmaya karar verip tekrar vazgeçiyorum. Her seferinde dernek çatısı altında olan insanların bu "karşılıksız aşk" yerine biraz daha rasyonel yaklaşımlarla olaya eğilmelerinin hem dernek hem de kendi üretim kaliteleri açısından daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Parr'dan Playas

Martin Parr'ın "Playas" kitabı raflara çıkmış. Orta sınıf insanına klasik Martin Parr bakışı...

Magnum Inmotion

Türk fotoğrafındaki "Çingene" merakı...

Doğup büyüdüğüm mahallenin hemen karşısı bir çingene mahallesiydi. Onlarla büyüdük. Biz küçükken, yani henüz dünya kirlenmemişken yaptıkları tek iş sepetçilik, davul-zurnacılık ve bir de arabacılıktı. Üniversite yıllarında şehirden ayrılıp, ara ara oraları ziyaret ettiğim zamanlarda gördüm ki üretim araçlarında da değişiklikler olmuş. Öncelikli tercihleri hırsızlık olurken, bir çoğu artık fuhuş sektörünü daha karlı görüp eşlerini, kız kardeşlerini başka insanların koynuna verebilmek için mahalle aralarında randevu evleri açmışlar. Daha kolay para getirisi olan bu sektör elbette ki bir zamanlar ana geçim kaynakları olan sepetçiliği ve arabacılığı onlara bıraktırmış. Müzisyenlik merakı onlar var olduğundan beri içlerinde yaşadığı için onu bırakmamışlar. Hala doğan çocukların ellerine davul-zurnaya göre daha sofistike enstrümanlar olan kanun, keman gibi aletler veriyorlar, beceremezlerse davula, zurnaya dönüyorlar. O da olmazsa yapacakları işi az önce yazdım zaten.

Benim fotoğrafla bu derece yoğun ilgilenme dönemim başlamadığı zamanlarda aklımda kalan ilk çingene fotoğrafları Ara Güler'in Ankara Kalesi'nde çektiği fotoğraflardı. Fotoğraf dünyasını o işlerden ibaret sandığımız dönemlerdi. Konunun kalbinden çekilen, enfes siyah beyazlar...



















Çok klişe olacak belki ama söylemek durumundayım, dijital teknolojinin gelişmesi neticesinde insanların zaten içlerinde olan görüp de çekme güdüsünden en çok etkilenenler çingeneler oldular. Açın deviantartı, flickr'ı ya da herhangi bir belgesel atölyeye katılmak için bir fotoğraf derneğine gidin, karşınızda hep çekilmek için çıkarılan çingeneleri göreceksiniz. AFSAD yıllardır bitmek tükenmeden bir iki atölye ile Ankara Kaleiçi'ni çekiyor. Ellerde 70-200 lenslerle arabalardan inilip makinalar 4-5 sene sonra Bentderesi'nde sermaye olacak kız çocuklarının yüzlerine çevriliyor. Kızlar karşılarına alınıyor, "hadi bir göbek atın" deniyor. Basılıyor deklanşörlere. Sonra akşam oluyor ve herkes cebinde karelerle evine geri dönüyor.

Yavaş yavaş belgesel fotoğrafa olan inançlarımdaki değişimlerin sebebi sanırım yukarıda yazdığım düşünceler. Çekiyoruz da, sonrası ne oluyor? Gerçi son yıllarda bütün dünyanın tartıştığı konu bu. Bizler tarafından çekilen, fotoğraflarımıza o enfes bakışları ile konu olan yüzlerin biz arkamızı dönüp gitmemizden sonra olanlar, beni bu satırları yazmaya itenler.

Doğada görüntü bitmez. Hindistan'dan Balkanlar'a, İspanya'dan Güney Amerika'ya iç içe yaşanılan, dünyanın en kadim halklarından biri olan bu insanların vereceği görüntü de bitmez, bitmeyecek.

Ama herkes bir Koudelka olamayacak, o da ayrı konu...

25 Haziran 2009 Perşembe

Erwin Olaf

Peki ona Erwin "Caravaggio-Velazquez-Ramirez" Olaf desek?
Hayran olmamak, onunla aynı havayı soluyanları kıskanmamak elde değil.

Erwin Olaf














































































24 Haziran 2009 Çarşamba

Street Photography Grupları

Ne zamandır makinayı elime alıp birşeyler çekmediğimden olsa gerek bütün gün zamanımı fotoğraf izleyerek geçirmeye çalışıyorum. Deviantart olsun, Flickr olsun belli başlı paylaşım gruplarını, In-Public gibi komüniteleri, Magnum'un, vii'nin fotoğrafçılarını, bir de benim favorilerim olanları düzensiz de olsa takip etmeye çalışıyorum.

Bir kere açık söyleyeyim acayip popüler bu aralar sokak fotoğrafçılığı. Bir kere kolay! Yani öyle görünüyor. Mekan, malzeme bol. Işık güzel, sokaklardaki gölgeler, arabalar, dumanlar, gelen-gidenler sonsuz. Ama çektiklerinin içini dolduran kim var derseniz işte o konu benim boyumu aşar. İdolü Trent Parke olan biri için cevaplaması zor bir soru.

Aşağıdaki linkler benim gezip gördüğüm, takip etmeye çalıştığım, kimi zaman burada fotoğraflarını paylaştığım street photo grup ve fotoğrafçılara ait linkler. İzlemesi bedava.

Boogie
Across The Street (Flickr)
Vasilikos
In-Public
Matt Stuart
Markus Hartel
Blake Andrews
Jesse Marlow

Tabii ki Vasilikos ve tabii ki İstanbul:

"Tin" Sergisi Münih'te...

AFSAD'ın şimdiki başkanı olan Gökhan Bulut iyi bir soyut fotoğraf sanatçısı. Bundan bir önceki dönem Soyut Atölye ile oluşturdukları Tin sergisini Viyana'dan sonra Münih'te de açmaya hazırlanıyor. Basında, fotoğraf gündeminde olmasa dahi üzerinde konuşulması gereken bir sergi bu aslında. Konu hakkında AFSAD'ın sayfası dahil olmak üzere sizlere link bile veremememden anlayabilirsiniz aslında durumun vahametini. Ulaşabildiğim adam akıllı tek link Faika Berat Pehlivan'ın deviantart sayfasında.

Şeyler...

Polonyalı fotoğrafçı Andrzej Kramarz'ın Şeyler (Rzeczy-Things) isimli serisi çok ilginç. Kramarz etraftan topladığı, eski, kullanılmış, birçok yerden, farklı dünyalara ait "şeyler"i bir araya getirmiş ve fotoğraflamış.

19 Haziran 2009 Cuma

Portre #16

Carl de Keyzer'in erken dönem çalışmalarından.

Anket sonucu...

Sağ tarafta yaptığım anket sonucu %72 oranında "Fotoğrafı Seviyorum" sonucu çıktı. Kalan %28 ise 10 oyla fotoğrafı sevdiğini söyledi. Her durumda oraya, buraya, o isme, şu isme bağlı kalmadan, kimsenin müridi olmadan, bol bol izleyerek, tartışarak, yeni açılımların önünü kesmeyerek fotoğrafa niteliksel açıdan önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Arkadaşına mail atıp "Fotokritik'e foto yükledim, birkaç puan ver de anasayfaya çıkayım kanka" insanlarından uzak durmamız öncelikle fotoğrafa yarar sağlar.

Ps. Bu son dönüşümde çok "öğreten adam" kıvamında şeyler yazmaya başladığımı hissediyorum. Umarım öyle değildir.

Markus Hartel

Çok zamandır yazmayı düşündüğüm, ama nedense yeni aklıma gelen bir fotoğrafçı Markus Hartel. New York'da yaşıyor. Street photography'nin iyi isimlerinden birisi olarak kabul görüyor. Caddelerde, sokak aralarında, metroda, kafelerde elinde küçük makinasıyla, anlık snapshotları büyük bir ustalıkla kaydediyor. İzlemenizi tavsiye ederim.

Markus Hartel




























"Önemli Olan Nedir?"

Fotoğrafevi'nde 5 Haziran'dan bu yana açık olan bir sergiden bahsetmek istiyorum. Aslında bu tip bir serginin orada yapılacağı hiç aklıma gelmezdi. Fotoğrafevi'ni sergi konusunda çok seçici bulmadığımı söylemek istiyorum. İz gibi bir dergiyi ülkeye kazandırmaları takdir konusu bir durum ancak açılan sergiler konusunda yanı şeyi söyleyemeyeceğim.

Sergiye dönelim. İki fotoğrafçı Pepa Hristova ve Andre Lützen Avrupa'da yaşayan farklı kültürlerin önemini, Avrupa'ya neler kattıklarını, yaşayan kültürü nasıl beslediklerini, ondan nasıl beslendiklerini kendilerine sorup bu seriyi oluşturmuşlar. Renkli, izlenmesi gereken ve alışılan belgesel formdan uzak, bana göre iyi bir sergi.

Link
















18 Haziran 2009 Perşembe

Merdiven

Sizin de bu fotoğrafa baktıktan sonra merdivenden inmeye çalıştığınız oluyor mu?




















HCB'den.

Balkan

Geçen ayımı Trakya'da geçirdim. Ve iyiden iyiye anladım ki Balkanlar'ı görmek istiyorum.

Fotoğraflar Nikos'tan.



























Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim Bregoviç'in Balkanica albümünü alın. Onu dinlerken Nikos Economopoulos'un In The Balkans albümü de elinizde olsun. Sonrasında olacaklara ben karışmıyorum.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Olympus EP-1

Bu blogda hiç makina, lens, program vs tanıtımı yapmayacağıma söz vermiştim. Tuttum da. Ama bunu söylemem lazım. İlk ve de son olacak. Bu ne güzel bir makinadır. Olympus'a helal olsun. Bir nikonsever olarak kıskandım resmen.














Düşünceler, gel-gitler....

Hayat ne ilginç. Büyüdükçe yeni şeyler öğreniyor insan. Anne, baba olunca örneğin. Uzaktan görünen bir dağ köyünün kahvesinde oturan, hayatında köyünden başka bir yer görmeyen bir ihtiyarın anlattıklarından mesela. Hayatımı bir ara üniversite hayatımdan önce ve sonra diye ikiye ayırırken zamanla bu ayrılmalar çeşitlenmeye başladı. Sonraları "Ankara'ya yerleşmeden önce ve sonra", "evlenmeden önce ve sonra", "kızımdan önce ve sonra" ve nihayet "fotoğraftan önce ve sonra" diye ayırmaya başladım. Zaman onun da yerine başka birşeyler koyacak, buna eminim. Bekliyorum.

Merih Akoğul ile bir gün konuşurken bana 30 yaşında iken fotoğrafı bıraktığını söyledi. Fotoğrafı bırakıp İngiltere'ye gittiğini, yaklaşık 1 sene orada yaşadığını ve bu süreç içerisinde ingilizcesini de geliştirerek ülkeye döndüğünü anlattı. İnsanın geçimini sağladığı bir mesleği 1 sene nadasa yatırarak ülkeden gitmesi, gittiği yerde tazelenmesi -benim için- oldukça cesurca bir karar. Hayatımda hiç bu tip bir kararım olmadı. Verdiğim en radikal kararların başında sanırım dünyaya bir çocuk getirme kararım olur ki sanırım bu da bazı okurlar için oldukça cesur. Ama ben bundan bahsetmiyorum. Ben zaten insanın kodlarında olan bir dürtünün sonucu olarak böyle bir karar verdim; esas söylemek -hatta yapmak- istediğim "yapmak istediğimiz şeylerin kararını vermemiz gibi durumlarda içimizde olması gereken hür iradenin eksikliği". Çok mu karıştı konu? Burada keseyim.

Fotoğraf paylaşım siteleri pıtrak gibi çoğalıyor. Yeni isim vermeyeceğim. Ama bir fenomen olarak kalan ve yola devam eden Fotokritik ve Fotofanclub ile yeni modamız Fotoiz gazı almış gidiyorlar. Bir ara ne de çok yükleyip eşe dosta haber verirdik. Bize yorum yazsın da puanımız artsın diye. Çıkan kavgalar, küsmeler, gruplaşmalar, kuş fotoğrafçılarının dayanışması!, Erdal Kınacı, Mehmet Turgut fenomenlerinin doğuşu, büyümesi, kök salması... (Erdal Kınacı ayrıca bir yazıyı hakediyor ama hangi sözümüzü yerine getiriyoruz ki?) Deviantart der, geçerim.

Foto8'i bir kaç kez tanıttım oradan haberler verdim. Güzel bir sistemle tüm gelişmeleri haber veriyorlar. Newsletter'a e-mail kaydınızı yaptırın. Son çıkan serilerden, portfolyolardan, festival, kitap, sergilerden haberdar olun.

Yaz geldi, dernekler sezonu kapadı. 3-4 ay birçok kişi Amasra'da, Yedigöller'de, Beypazarı'nda, Mardin'de, göl kenarlarında, parası olanlar Küba'da, orda burda ellerinde makina bakalım neler getirecekler?

Fotoğraf hiç bitmemesi istenen kış'tan. Bruno Barbey'den...

03 Haziran 2009 Çarşamba

Geldim...












Boogie'den...

04 Mayıs 2009 Pazartesi

Bloglar, bloglamalar...

Bir buçuk ay sonra tam 1 sene olacak bloga yazmaya başlayalı. Kısa-uzun aralarla, soluklanmalarla, bazen heyecanla, bazen görev addederek yazmaya çalıştım. Sevdiğim fotoğrafçıları, fotoğrafları başka mecralarda gördüğüm oldu. Elliott Erwitt'in "Dijital Manipülasyon Öldürür" aforizmasının Fotografista'nın sloganı olmasına sevindim (bkz. bu ayki fotoritim). Yeni dostluklar, paylaşımlar edindim. Murat Eren beni fotoğraf günlükleri'nin ilk onbirine aldı. Orta alanın rakip yarı alana bakan dilimindeki futbolcu gibi hissettim kendimi o sahada. Elimden geldiğince yazmaya, üretmeye, duyurmaya çalıştım.

Çok fazla konuşamam aslında. Yazmayı en az fotoğraf çekmek kadar seviyorum. Hoş, bu aralar ne çekiyorsun desen, o da koca bir hiç ama olsun, yağmasak da gürlüyoruz. Zaten bu kadar çok imajın havada uçuştuğu bir mecrada yazacak şeyleri rafine edip kelimelere dökmek de mesele. İşin kimyasına, derinine inmeyi, salt çekilenlerle değil, çekilmeyenlerle de ilgilenmeyi seviyorum. Blogun anketine verilen oylara bakınca herkesin "fotoğrafı seviyorum" seçeneğini işaretlediğini görünce daha da seviniyor insan.

Şimdi yine bir ara zamanı. Ay sonuna kadar bir iş gezisi var. Gelince haber vereceğimi bildiğinizi biliyorum.

Ara fotoğrafı Marc Riboud'dan.

Istırap İçindeki Kurbağa'dan "nutuk"

Fotoğraf dünyasında IİK (Istırap İçindeki Kurbağa) olarak bilinen ve Gölge Fanzin'in kurucusu, yöneticisi, yazarı olan Cenk Pekcanattı Fotoritim'in bu ayki sayısında iddialı ve bir o kadar da sağlam bir nutuk yazmış fotoğrafçılara. Cenk Pekcanattı yazdıklarıyla, söyledikleriyle dikkate alınması gereken bir figür. Bu nutuk da onun bu halini, tavrını pekiştiren bir metin olmuş. Ses getirmesini bekliyorum.

Dinle Küçük Fotoğrafçı

17 Nisan 2009 Cuma

Vasi!

Ne zamandır eklemiyordum Vasilikos'dan bir fotoğraf...

Fotoritim'den e-panel: Fotoğraf Eleştirmenliği

Aylık sanal fotoğraf dergisi fotoritim düzensiz olarak düzenlediği e-paneller serisine "Fotoğraf Eleştirmenliği" konusuyla devam ediyor. Gültekin Çzigen, Merih Akoğul, Murat Germen gibi ustalar da yazmışlar:

Fotoğraf Eleştirmenliği e-panel

17 Mart 2009 Salı

Portre #15














Fotoğraf Jan Sochor'dan.

Dijital Manipülasyon Öldürür!!!



















"Photoshop bir çok şey için kullanışlı bir araç ancak bir fotoğrafı asla değiştirmemeli. Asistanlarım ve ajansım Photoshop yardımıyla, benim için gerekli olan ancak beynim için çok komplike olan işleri yapıyorlar." Elliott Erwitt

16 Mart 2009 Pazartesi

Galata Kulesi Fotoğrafı

En çok etkilendiğim Galata Kulesi fotoğraflarından biri. Fotoğraf, işlerini geç farkettiğim ama ülkede fotoğraf adına nitelikli işler ürettiğine inandığım Sıtkı Kösemen'e ait. Farkettim de 2-3 sene önce başlayan ve önü alınamaz bir şekilde artarak devam eden "fotoğraf paylaşım sitesi" çılgınlığı yavaştan azalıyor. (Ya da bana mı öyle geliyor?) Etrafımızda sessiz sedasız çeken fotoğrafçıları farketmemizden mi kaynaklanıyor bu azalma dersiniz? Sıtkı Kösemen'i, Merih Akoğul'u, Murat Germen'i farketmenin, fotoğraf adına daha nitelikli işler görmenin hazzı...

Hayır, bu fotoğrafta herşeyi geçtim de aklımda kalan, renkli filmin nefis tadı.

Sokak

Nemli, tertemiz bir hava, fotoğrafçıların belki de en sevdiği ışık.
Islak bir sokak. Yanyana dizili, gösterişli çingene evleri...
Mekan Buzescu, Romanya.
Fotoğraf Tamas Dezso'dan.

Leica Oskar Barnack 2009 Adayları

Leica'nın gelenek haline gelen ve en prestijli yarışmalardan biri olarak kabul edilen Oskar Barnack ödüllerinin 2009 adayları açıklandı. Kimler yok kimler. Nachtwey'i mi istersiniz, Pellegrin'i mi? Sinan Çakmak'ı mı, Aytunç Akad'ı mı? İsteyene galeri gezmesi bedava...

Leica Oskar Barnack 2009 Katılımları

15 Mart 2009 Pazar

Ankara'da kar...

Vedat Sakman'ın Ankara'ya bir kaç günlüğüne gelip yıllarca kaldığı söylenir. Kendisinden duymadım ama Nuri Bilge Ceylan da film çekmeyecek ender yerlerden birinin Ankara olduğunu söylermiş. Mazhar Alanson'u bu kadar eşsiz yapan faktörlerden birisi bu şehirde yaşaması ve bu şehrin havası. Kimine göre nefis fotoğraflar veren, kimine göreyse hiç bir fotoğrafik yüzü olmayan bir şehir başkent.

Oysa ülkedeki köşebaşlarında duran fotoğrafçılara bakarsak bir çoğunun bu şehirle dolaylı ya da dolaysız bir bağı mutlaka ortaya çıkar. AFSAD'ı kuranlardan Özcan Yurdalan, Sinan Çetin, büyük usta Ozan Sağdıç, şimdilerde İstanbullu olmuş Mehmet Turgut... Güzel şehir aslında. Kimine hep gri görünür, kimine çok bürokratik, kimine ise gereksiz bir şekilde "düzenli".

Bugün ilkbaharın onbeşinci günü. Bugün Ankara haddinden fazla beyaz...















Fotoğraftaki şapka benim.

14 Mart 2009 Cumartesi

Ahmet Sel'in Kabil Portreleri

Ahmet Sel bir süre Fransa'da yaşayan, gazetecilik, yapımcılık geçmişi de bulunan bir eski bir Sipa Press fotoğrafçısı. Adı ülkede çok fazla bilinmese de ürettiği projelerle adından fotoğraf dünyasında sıklıkla bahsedilen bir sanatçı. Şimdi Türkiye'de yaşıyor ve TRT için belgeseller hazırlıyor.

Ahmet Sel'in benim en fazla beğendiğim serisi 2001 senesinde ürettiği Kabil Portreleri. Aslında bir "doğulu" olan ama kendisini ısrarla "batılı" görmek isteyen bir milletin fotoğrafçısı olarak Kabil'de çektiği insaların portreleri, diğer batılı fotoğrafçıların çektiklerinden çok ayrı bir yerde duruyorlar benim gözümde. Ahmet Sel bu fotoğraflarda diğerlerinde eksik olan birşeyleri taşıyor içimize. Anahtar kelimeler hüzün, naiflik, sessizlik, esriklik...

Ahmet Sel





















Lauren Greenfield

Lauren Greenfield ABD'li bir vii photo ve reklam fotoğrafçısı. Çalışmaları Art Institute of Chicago, San Frnacisco Museum of Modern Art, International Center of Photography gibi yerlerde sergilenmiş, yeni yaşam biçimlerini, özellikle teenager denilen yaş grubundaki gençlerin hayatlarını, marka bağımlılıklarını, moda düşkünlüklerini, parayla olan ilişkilerini çeken ve belgeleyen bir sanatçı. Bizim buralarda pek fazla yapılmayan bir iş bu. Magnum'dan Martin Parr'ın yaptığını daha dar bir çerçevede üretiyor diye düşünüyorum.

Lauren Greenfield aslında bizi, öğretilmiş klasik anlamda belgeselin dışına çıkarıp kendine has tarz ve üslubuyla "daha içeriden" bir belgesel dünyanın içine sokuyor. İzlemenizi öneririm.

Lauren Greenfield




























04 Mart 2009 Çarşamba

Eşyanın ruhu

Bir iş arkadadaşımın benden yardım istemesi sonucu kendisine Olympus OM-2 SLR makina aldık. 1974 doğumlu, benden 2 yaş büyük bir makina. Her tarafından asalet akan, zamanının fotoğraf dünyasına yön veren makinalardan birisi. Elime aldım, netledim, çektim, çektim, çektim... 35 senedir kaç parmagın o deklanşöre bastığını düşündüm. Sonra bir daha çektim.

















Sonra akşam eve gittim, çantamın bir köşesinde duran, 4-5 aydır elime almadığım Contax'ımı temizlemeye başladım. Bütün lenslerini, vizörünü, gövdesini, hiç o zamana kadar olmamış bir sevgiyle temizledim makinamı. Ne zamandır içine film koymadığımı, o minicik boyutuyla cebime koyup sokaklarda gezmediğimi, metal gövdesinin soğukluğunu hissetmediğimi düşündüm...












Sanırım böyle birşey eşyanın ruhu. Hergün orada burada birbiri ardına çıkan ve çoğunluğu elektronik üreticilerinin, mali durumu kötü olan köklü optik firmalarla yaptıkları evlilikler sonucu doğan sakat çocuklara benzeyen makinaları kullandıktan sonra hala eşyanın ruhunu aramak nasıl birşey olabilir ki? Herr Zeiss'in Contax'ı, Ernst Leitz'in Leica'ı ilk ürettiği zaman aldıkları hazları merak edip duruyorum.

Blogda yazmaya karar verirken hiçbir şekilde makina, ekipman, yazılım vs yazmayacağıma kendi kendime söz vermiştim. Bu yazı o tip bir yazı mı oldu bilmiyorum ama kesin olan şu ki, bu hafta sonumu Contaxımla geçireceğim.

Albüm, kitap, baskı vs.

Ara Güler'in yeni kitabı çıkmış. Bir tesadüf eseri yolunun kesiştiği ancak bu tesadüfün ülkedeki arkeoloji, tarih gibi konularda bilenen bir çok şeyi değiştirdiği bir olay, Aphrodisias'ın bulunuşu. Aphrodisias Çığlığı kitabı (ki henüz elime almadım, yorumumu uzaktan yapıyorum) kültür tarihimize önemli katkılar yapacak nadir kitaplardan biri. Buna eminim. Ancak iletinin konusu bu değil; biraz bu ülkede bir fotoğraf kitabı nasıl bastırılır ya da bastırılamaz onu konuşmak istiyorum.

Peşin söyleyeyim, eğer elinizde kitap halinde bastırmak istediği fotoğraflarınız varsa, hiç bir şekilde editoryal bir inceleme, düzenleme ile karşılaşmadan o kitabı bastırabilirsiniz. Yani kitabı bastırmak tamamen sizinle ve cebinizdeki parayla alakalı bir durum. 2-3 istisnai fotoğrafçı dışında yayınevleri gelip de bir fotoğrafçıya teklif etmiyorlar basım işini. Siz fotoğrafları koltuğunuzun altına alıp yayınevlerinin yollarını aşındırarak bu işe başlıyorsunuz. Yayınevi tamamını karşılamıyor hiçbir zaman. "İlave sponsor bulup gelin, başka türlü basamıyorum" diyor. Siz yine alıyorsunuz elinize hikayenizi düşüyorsunuz yollara. Sağdan soldan bağlantılar, tanıdıklar, firmalar vs arıyorsunuz. 3 kuruş alıp da yayın masraflarını karşılamak için. Böyle bir şansınız da yoksa başka bahara deyip dönüyorsunuz kendi dünyanıza. Bu yazdığımı test etmek için Yusuf Darıyerli'nin "Panayır" kitabının en arka sayfasına bakmanız yeterli.

Elbette ki tersine çalışan bir düzen de var, çapı ufak da olsa. Fotoğrafevi ve Yapı Kredi Yayınları son zamanlarda bu işi iyi kotarıp sağlam fotoğraf albümleri sunuyorlar bizlere. İşin yazın tarafına ağırlık veren bu işi büyük bir başarı ile yapan Agora Kitaplığı, sergi kitapıları üreten Pera Müzesi ve İstanbul Modern Sanatlar Müzesi de takdire şayan işler yapıyorlar. Ne diyelim, artarak devam etsin...

02 Mart 2009 Pazartesi

Georgiou'dan "Türkler" serisi

George Georgiou Londra doğumlu bir fotoğrafçı. Son 4 senedir Türkiye'de yaşıyor. Ağırlıklı olarak Balkanları, Doğu Avrupa'yı ve Türkiye'yi çekiyor. Turks serisi oldukça ilginç. 3 bölümden oluşuyor. İzlemenizi öneririm. Konsept ve sunum açısından etkileyici bir belgesel çalışma.














George Georgiou

Portre #14



















Fotoğraf Vanessa Winship'in Sweet Nothings serisinden.
Kendisini geç fark etmemle birlikte hakkında bir şeyler karalama niyetim var.

Vanessa Winship
Sweet Nothings

27 Şubat 2009 Cuma

Mehmet Turgut fenomeni

Mehmet Turgut'u Ankara günlerinden tanırım. Vizör fotoğrafın sahibi olduğu günlerde gidip gelmişliğim, konuşmuşluğum vardır. Fotokritik'in popülerliğinin tavan yaptığı 3-4 sene öncesinde Mehmet Turgut ürettiği fotoğraflarla ne kadar ileri gidebileceğinin ipuçlarını hepimize veriyordu. Sıklıkla Erwin Olaf'ın, kimi zaman Jan Saudek'in karelerine öykündüğü (ki bu fotoğrafçılara hayran olduğunu hepimiz biliyoruz), hatta biraz daha cesareti olsa Joel Peter Wilkin'in dahi izinden gidebileceğinin sinyallerini tüm fotokritik ve daha sonra deviantart camiası alıyordu. Elbette ki herkesin bir gün mutlaka 5 dakikalığına ünlü olma kuralı işliyordu ve Mehmet Turgut'un sırası geldiğinde bu sürenin 5 dakikadan daha fazla olacağı belliydi. Turgut İstanbul'a adım atma aşamasında, önce Kanaltürk'ün resmi fotoğrafçısı oldu orada program yapan Doğa Rutkay'ın portrelerini çekti, ardından Yüksek Sadakat, Hayko Cepkin gibi grup ve sanatçıların albüm çekimlerini gerçekleştirdi. Ankara camiası henüz buradan gitmeden bir umutla Afsad'da verdiği stüdyo atölyesine gitmeye çalıştı. Atölyeye yetişebilenler gittiler ve kaçınılmaz son gerçekleşerek Mehmet Turgut İstanbul'un yolunu tuttu.



















Ondan ilk haberi aldığımda Beyoğlu Cezayir Sokak'taki stüdyosunu açmıştı. Stüdyo anlaşılan iyi işliyordu zira deviantart'tan izlediğim kadarıyla fotoğraf çektirmeye gelenlerin haddi hesabı yoktu. Okan Bayülgen'inden Deniz Akkaya'sına, Billur Kalkavan'ından Teoman'ına tüm celebrity(*) camiası Cezayir Sokak'ın yolunu tutmuştu. Zaten kendini de seven ve çeken bir yapısı olduğundan ürettiği teatral/dramatik karelerle iyice meşhur olmuştu. Fotoğraflara baktığınızda ışığından modeline, fotoğrafı işlemesine kadar her şey buram buram onun izlerini taşıyordu. Mehmet Turgut önü kapanmayacak bir yolda koşar adım ilerlemeye başlamıştı.



















Turgut'un çocukluğu babasının, dedesinin stüdyolarında geçmiş. Işığı, onun kullanımını, makinayı, lensi hepimizden erken yaşlarda görmüş, tanımış. Onlarla büyümüş. Bu denli iyi kareler üretmesinin sırları hem genetik kodlarında, hem de kendini geliştirmesinde var. Çok çok iyi bir dijital işleme uzmanı. Eli ayağı gibi kullanıyor bilgisayarı. Işık kullanımı gerçekten ustaca. Ancak gördüğüm ve hissettiğim odur ki, Mehmet Turgut hep onlar gibi eserler üretmek istediği ve yolundan gittiğine inandığı Saudek ve Olaf çizgilerinden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Bir celebrity fotoğrafçısı olma yolunda ilerliyor. Magazin dergilerine, albüm kapaklarına işler üretirken verdiği özeni ve ustalığı artık editoryal serilerinde görmek istiyorum. Bunun için Turgut'un kendi işlerini ticari ve editoryal olarak ayırması gerekiyor. Ticari kısım için diyecek bir sözüm yok ancak diğer kısımda Turgut'un kendini daha çok geliştirmesi gerekiyor. Aynen Ankara'da yaşarken yaşadığı gelişim gibi. Turgut fotoğraf hayatının yeni perdesi olan İstanbul'da bana göre cebinden yiyor. Bildiklerinin üzerine birşey koymadan ilerlediğini düşünüyorum. Bunun için daha değişik üretimlere yönelmesini, yurtdışı festivaller için işler üretmesini ve mutlaka ama mutlaka yanında ona sanat/sanat tarihi/çağdaş sanat konularında danışmanlık/koçluk yapacak insanlarla çalışması gerektiğini düşünüyorum. Ankara günlerinde ürettiği ve bana göre daha naif üretimler olduğuna inandığım fotoğraflarını özlediğimi belirterek bitiyorum.

Sana da şerefe Mehmet Turgut




















(*) Celebrity: Ünlü, tanınmış kimse.

Anket

Yanda da gördüğünüz üzere anketimiz başladı ve yıl sonuna kadar devam edecek. En çok oyun olacağı seçeneğe bakıp, onu oylayanlar arasında yapacağım çekilişte kazanana Lomo vereceğimi söylemek isterdim, olmadı...

Barbey'den İtalyanlar

Bruno Barbey'in Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açtığı sergiden bir önceki iletimde bahsetmiştim. Serginin kitabı da çıkmış. O da Yapı Kredi Yayınları'ndan. Kitabın önsözü Barbey'e ait. Kamil Fırat ve Haluk Çobanoğlu da yazılarıyla kitaba katkıda bulunmuşlar. Sergi kültür merkezinin Sermet Çifter Salonu'nda. 14 mart cumartesi gününe kadar izlemesi bedava...

Bruno Barbey
Yapı Kredi Kültür

24 Şubat 2009 Salı

Kusum'un Hikayesi

Fotoğraflar Hindistan'dan. HIV pozitif olan 3 çocuk annesi Kusum'un hikayesi. Panos Pictures fotoğrafçılarından Atul Loke çekmiş Kusum'un hayatını ve onun hikayesini.

Kusum's story

Sezonun tam ortasında...

Değişen bir şey yok geçene seneler göre. Bu alemi takip edeli 4 seneye yaklaşıyor. Sanırım en kısır geçen sezon bu sezon. Hiç bir hareket yok. Tek söyleyebileceğimiz Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde Bruno Barbey'in İtalyanlar sergisi olur sanırım. Aldığım haberlerden biri de gelecek sene İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri için Fototrek'in Gültekin Çizgen yönetiminde birkaç aktiviteye başlamış olması. Bu kadar...

Neyse, kendimizi üzmeyelim yine de. Ne de olsa yakında yarışma sezonu açılır. Şirketler hiç bir emek harcamadan, iki üç ödülle ve bir yarışma kataloğu ile yüzlerce fotoğrafı cebine indirir. Bir güzel kullanır. Amasra, Yedigöller, Beypazarı'na günübirlik fotosafariler düzenlenir. Oralardaki kahvehaneler tarumar edilir. Yaşlı nineler, ağlayan çocuklar, göl kenarındaki kayıklar birer birer avlanır.

Bu ülkenin, bu ülkede yaşayan fotoğrafçıların, fotoğraf izleyicilerinin daha nitelikli bir fotoğraf dünyasını hakettiklerini düşünüyorum. Photoespana, Arles, Brighton gibi fotoğrafın mecrasını değiştiren festivallerin içinde olmayı, her türden fotoğrafı izlemeyi, çekenleri dinlemeyi, o havayı koklamayı istiyorum. Kendi labirenti içinde hareket etmeyi başaramayan, başarsa da çıkışı bir türlü bulamayan fareler gibiyiz.

Bu iletimi Vasilikos'la bitirsem iyi olacak:

Nar Photos

Aslında ülkede yayın kartellerinin sahip oldukları ve devletin ajansı olan Anadolu Ajansı dışında bağımsız bir fotoğraf ajansı/kooperatifi yok. Nar Photos (ki eminim hepimizin malum olan bir ajanstır) bu bağımsız ajanslardan biri, hatta en önde geleni. Bir zamanlar Haluk Çobanoğlu'nun da içinde bulunduğu, şimdilerde Özcan Yurdalan'ın liderlik ettiği, Tolga sezgin, Kerem Uzel, Mehmet Kaçmaz gibi üst düzey fotomuhabirlerini barındıran ajans sessiz sedasız yoluna devam ediyor.














Çok fazla bir üretim sıklıkları olmasa da hem dünya hem de ülke gündeminin satırbaşlarını okuyabileceğiniz, sosyal belgesel anlamında fotoröportajlara ulaşabileceğiniz bir mecra Nar Photos. Gönül isterdi ki dağıtım ağlarında daha aktif rolleri olsun, gazetelere, dergilere sağladıkları fotoğraflar, röportajlarla önümüze gelsinler ancak daha fotoğrafın altına o fotoğrafı çeken kişinin adını soyadını yazmaktan imtina eden (1-2 yayını ayrı tutuyorum) yayın organları ile yaşayan bir milletiz.

Nar Photos

17 Şubat 2009 Salı

Oyuncak Ayı














Sizce o ayı da yaşlanmış mıdır onunla birlikte?

(Fotoğraf: Dan Krauss)
A Photo A Day

Harvey'den Yardım Fonu!

David Alan Harvey'in supervizörlüğünde her sene belli ve hatırı sayılır miktarda bir fon, bir fotoğrafçıya tahsis edilip, çalışmasında kullanımı sağlanıyor. Alan Harvey bu fona "Emerging Photographers Fund" ismini vermiş ve 2009 senesi için ayrılan miktar 10.000 Amerikan Doları. Tabi 2009'un seçmeleri 2008 senesinin son ayında tamamlandığından şu an için bu fondan yararlanmak isteyenler 2010 seçmelerine hazırlanmalılar. Gayet iyi bir miktar ve yapılan çalışma ile fonu kullanan fotoğrafçının önünde bir çok kapının açılacağından eminim.

David Alan Harvey

Fon için gerekli bilgi: Burn Magazine

13 Şubat 2009 Cuma

Foto8 Yeniden

Foto8'i daha önce yazmıştım. İngiltere'de 3 ayda bir çıkan bir belgesel fotoğraf dergisi. O günden bu yana internet sitesinde değişiklikler oldu. Blog seçeneği eklendi. İncelemeler, fotoğraf festivalleri, bu alemden haberler gibi linkler de var artık. Bir fotoğraf magazini sitesinden öte portal olmaya doğru ilerliyorlar. Takip etmeyi öneririm.

Foto8
















© Ewen Spencer

11 Şubat 2009 Çarşamba

Portre #13














Fotoğraf: James Nachtwey

Renkli çekenlere

Fotoğraf Wim Wenders'ten. Portfolyosunda Paris-Texas, Beyond The Clouds, Don't Come Knocking gibi eşsiz filmleri barındıran Alman yönetmenin çektiği bir kare. Onun için fazla bir şey söylemeyeceğim ama eğer ki renkli fotoğraf çekmeyi seviyorsanız, onun renkli filmlerini bol bol izleyin. Hem Paris-Texas'ı izleyenlere Nastassja Kinski'yi izlemek de bonus olarak sunuluyor.

Wim Wenders

Belgesel Fotoğraf Akademisi

Haber mail kutusuna düştüğünde hakikaten heyecanlandım. Özcan Yurdalan önderliğinde fotoğrafçıların ve akademisyenlerin oluşturduğu bir kadro ile yola çıkılması gayet mantıklı görünüyordu. Mehmet Kaçmaz, Orhan Cem Çetin, Gamze Toksoy, Yücel Tunca gibi isimler her kim olursa olsun herkesin kendilerinden birşeyler öğrenmek isteyeceği değerde insanlar. O yüzden ben kendi adıma bu yapılanmadan çok umutluyum. Fotoğraf Vakfı'nın bir devamı olarak görüyorum ama umarım Fotoğraf Vakfı'nın yaşadığı güç kaybını yaşamaz, yoluna devam eder. Bekleyip göreceğiz...

Fotoğraf Akademisi

Geldim

Bazen böyle oluyor işte. Hayata ara vermek gibi bir lüksümüz olmadığı için yaşadıklarımıza, uğraşılarımıza, okulumuza, işimize, evliliğimize ara vermek zorunda kalıyoruz. Esas iş yeniden devam etme gücünü kendimizde bulmak, kaldığımız yerden devam edebilmek. Son postumu 27 kasımda atmışım, bir sene bitmiş. Ağız tadıyla hoş geldin 2009 bile diyememişim.

Yeni yılı Filistinli çocuklar salkım bombalarının ışıklarıyla karşılamışlar. Henüz noel babanın Avrupa'daki çocukların hediyelerini verme işini tamamlayıp Filistinli çocuklara hediye verecek vakti yokmuş. Onun yerine İsrail onlara bombalar, mermiler göndermiş hediye olarak. 400 tanesi melek olmuş 15-20 günde. Bu trajediyi Magnum (Alex Majoli'nin 10-15 fotoğrafı dışında) gör(e)memiş. O meşhuuur Magnum konu hakkında bir kişi dışında fotoröportaj yapmamış, yaptıramamış. O meşhuuur Pellegrin, Alec Soth, Abbas nedense gidememişler İsrail'e, çekememişler fotoğraflarını sokakların. Neyse...

Kısa bir ara sona erdi. Umarım bundan böyle yazmaya, haberler vermeye, fotoğraf, fotoğrafçı paylaşmaya kaldığım yerden devam edeceğim.













Fotoğraf Boogie'den. Geri dönüşün şerefine.

27 Kasım 2008 Perşembe

Pause #2


















Biraz yokum.
Ben gelene kadar David Alan Harvey'le idare edin, zira o kadar dolu ki derinliği in in bitmiyor...

17 Kasım 2008 Pazartesi

VW

Alışkanlık oldu, fotoğraf Vasilikos'tan...

...

Uzun zaman olmuş yazmayalı. Blogu takip edenlerden özür dilerim. Sanırım ara ara böyle şeyler yaşamak, üretememek, üretip de beğenememek gibi herkesin yaşayacağı şeyleri yaşıyoruz. Hoş, ne kaçırıyoruz, neyi atlıyoruz, onun da bize fazla bir şey kaybettirdiğini düşünmüyorum.

Her sene olduğu gibi ülkede fotoğraf anlamında özlenen, beklenen, yaşanması umulan türden gelişmeler bu sene de yok. Ami Vitale'nin BUFSAD ziyareti, orada yaptığı workshop dışında son 1-2 aylık periyot içerisinde kayda değer anlamda bir etkinlik bulamadım yazacak. AFSAD atölyelerine Özcan Yurdalan'la Belgesel Fotoğraf Atölyesi ekledi. Birisi bitti, sıra ikincisinde. Ankara gibi yer için büyük iş! Diğer atölyeler, fotoğraf paylaşım sitelerine fotoğrafların yüklenmesi, Yedigöller, Beypazarı, Nallıhan gezileri hızla ilerliyorlar.

Magnum'un blogunu takip edin, tavsiye ederim. Son günlerde Alec Soth mesajlarıyla orayı parselledi. Yine Magnum'dan Alessandra Sangiunetti "John Gutmann Photography Fellowship" ödülünü kazandı. vii photos'un yeni bir hizmetine rastladım. Ning üzerinde yapılmış ve dışarıdan belgeselcilerin fotoğraf yükleyip vii photos fotoğrafçıları tarafından hem yorum, eleştiri alabilme imkanı tanıyan güzel bir site. Çalışmalarını uluslararası platforma taşımak isteyen belgeselcilere tavsiye ederim: http://viiphoto.ning.com/

31 Ekim 2008 Cuma

İçim dışım atölye...

- Özcan Yurdalan İle Fotoröportaj Atölyesi
- Kompozit Fotoğraf Teknikleri Atölyesi
- Portre Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Makro/Detay Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Still-Life Fotoğrafçılığı Atölyesi
- Pratik Fotoğraf Atölyesi
- Fotoğraf Düzenleme Atölyesi
- Nikon/Canon/Sony vs için Seminerler
- Dijital Fotoğraf Makinaları ve Dijital Ortamda Fotoğrafçılık Atölyesi
- Sanat Tarihi Atölyesi
- Karanlık Oda Atölyesi
- İleri Karanlık Oda Teknikleri Atölyesi

gider bu...

Bana göre derneklerde ve kurumlarda eklenmesi gerek birkaç atölye daha olmalı:

- Ayın fotoğrafı yarışmasına getiririlecek fotoğrafları çekme atölyesi
- Fotokritik'e, fotofanclub'e, fotoiz'e, fotoalem'e, foto bilmemneye fotoğraf yükleme, yükledikten sonra eşe dosta haber verme teknikleri atölyesi
- Beypazarı'na, Yedigöller'e, Amasra'ya gitme, teleleri teyzelere, çocuklara, "kaybolan mesleklere", göl kenarındaki sahipsiz kayıklara çevirme teknikleri atölyesi

sanırım bu da gider...

Siyah... Beyaz...














Siyah beyaz fotoğraf neden güzeldir?
Fotoğraftaki tüm renk skalasını ışık ve ışıksızlık arasındaki bölgeye sığdırmak, başka bir rengin olmasını kabul etmemek, görünümü lekelerden ibaret kılmak...
Salt bu fotoğrafı uzun uzadıya izlemek bile bu sorunun cevabını bulmaya yeter.

Fotoğraf: Joachim Ladefoged

22 Ekim 2008 Çarşamba

Portre #12














Fotoğraf: Merih Akoğul

Rüya bütün çektiğimiz...










...
Rüya, bütün çektiğimiz
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
...
Ahmed Arif

Fotoğraf: Arif Aşçı

16 Ekim 2008 Perşembe

HSBC Yarışması Sonuçlandı

Bir HSBC Yarışması vardı ne oldu ona? isimli postu atmamdan hemen hemen 1 ay geçti. Bir sır gibi saklanan(!) yarışmanın sonucu, finale kalan 10 fotoğrafçının katılımıyla, yenilenen Fotoğrafevi'nde açıklandı.

15 milyarlık büyük para ödülü fotokritik'i ve Simurg Fotoğraf Grubu'nu yakından takip edenlerin hemen tanıyacağı Soner Yaman'ın BATAK isimli serisinin oldu. Soner Yaman benim de takip ettiğim ve çektikleriyle, fikirleriyle geleneksel belgesel fotoğrafın izinden giden Konyalı bir fotoğrafçı. Profesyonel mesleği ise arkeologluk. Kendisini tebrik ediyorum. Bu arada sözü açılmışken Simurg Fotoğraf Grubu'nun işlerini dikkatle takip etmenizi öneriyorum. Kendileri ülkede sayısı fazla olmayan ve hala dağılmayan ender belgesel guplarından biri. Ajans değiller, gönüllülük hesabına iş üretiyorlar. Çok fazla güzel bir siteleri yok ama işleri yine de izlenmeye değer...




















































Fotoğraflar: Soner Yaman

Erwitt yazısı...




















Elliot Erwitt demişken ondan bahsetmemek olmaz, olmamalı. Fotoğraf tarihinin en önemli kilometre taşlarından Erwitt 1928 doğumlu, 1953 yılından beri Magnum üyesi bir fotoğrafçı. Tam 18 kitabı var. Che'den Marilyn Monroe'ya, Nureyev'den Arnold Schwarzenegger'e kadar bir çok kişinin portrelerini çeken, yaşayan bir tarih.

Ama Erwitt'in bana göre hayran olunası işleri, elinde Leica'sı ile sokaklarda ürettiği o enfes siyah beyazlar. 1950'li 60'lı yıllarda, eskilerin deyimiyle, fotoğrafın fotoğraf olduğu yıllarda, sokak fotoğrafı üzerinden oluşturduğu tarzını, hem Magnum'da hem de bana göre sokak fotoğrafının en iyi şekilde öğrenileceği yer olan New York'ta olmanın etkisiyle iyice geliştirir Erwitt. Yakaladığı anlara çağdaşlarından farklı olarak mizah unsurunu da katar. Köpeklerle çocuklara ayrı bir sevgisi vardır. Her yolculuğunda mutlaka köpeklere ve çocuklara ait kareler vardır.














Erwitt'i çok fazla anlatacak değilim. Fotoğrafları, kitapları, fotoğraf üzerine düşünceleri onu bizim anlatacağımızdan çok daha iyi ifade ediyor. Yabancı albüm konusunda çok da zengin olmayan ülkemizde ulaşabildiğim tek kitabı hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflarından oluşan Unseen albümü oldu. Yurtdışından bulabilmeyi umuyorum.














"Şans hazırlıkla fırsatın karşılaştığı köşebaşıdır" der bir Rus atasözü. Elliot Erwitt'in ülkemizde sokak fotoğrafçılığını şansa, kader kısmete bağlayan kimi fotoğraf çevrelerine fotoğrafları aracılığı ile vermesi gereken nice ders olduğunu düşünüyorum. Onun fırsatlarla karşılaştığı köşebaşlarına ulaşabilmek en büyük hayalimiz...

Teknik mi demiştiniz?
















Yer Brezilya. Yapının ne olduğunu bilmiyorum, zaten önemi de yok. Önünde bir leke, altın noktaya yakın. Arkasında iki sütunlu anıtvari bir yapı. Onun hemen yanında beyaz bir kubbe. Fotoğrafın tabanından iki sütunlu anıta ve öndeki insan lekesine uzanan bir perspektif, yol diye düşünüyorum. Bu perspektifin her iki yanında yukarıdaki gri gökyüzünü dengeleyen siyah boşluklar. Teknik, kompozisyonel açıdan dört dörtlük bir Elliot Erwitt fotoğrafı. Saygı duyuyoruz.

Portre #11














Fotoğraf: François-Marie Banier

09 Ekim 2008 Perşembe

Çizgen'den arkalı önlü bir kitap

10 günlük bayram arası dedik ama elde olmayan sebeplerden dolayı bloga ilk yazıyı yazmak bugüne kısmet oldu. Neyse, geç olsun güç olmasın.

Eve döner dönmez kitapçıda gördüğüm ve hemen aldığım Gültekin Çizgen'in yeni kitabından bahsetmek istiyorum. Gültekin Çizgen'in 101 Kompozisyon 101 Yorum serisi fotoğrafa başladığım zamanlarda teknik kitaplardan bunalmış bünyem için ilaç gibiydi. Hatta her 6 ayda bir tekrar okuyordum ki bu tekrarlar ileri mi yoksa geri mi gittiğimi anlamama yardımcı oluyordu.

Şimdi elimizde o seriye benzer ancak bu kez fotoğrafları Çizgen'in çektiği ve yorumları ise Mehmet Koştumoğlu'nun yaptığı arkalı önlü bir kitap var. Kitabın bir yüzünde Yaşamın İçindeyiz isimli İstanbul'un değişik! kesimlerinde çekilmiş hayattan kareler mevcut. Diğer yüzünde ise İyi Günler İstanbul isimli yine İstanbul'un değişik! kesimlerinden alınmış İstanbul fotoğrafları var. Yaşamın İçindeyiz serisi Fototrek'te, İyi Günler İstanbul ise Taksim Metro Sanat Galerisi'nde sergilendi. Gültekin Çizgen'e has bir duyarlılıkla üretilmiş, olduça iyi siyah beyazlar. Fakat paragraf içerisindeki ünlem işaretlerinden de anlayacağınız üzere çoğu İstanbul fotoğrafçısı olarak Gültekin Çizgen de İstanbul'u ve ordaki hayatı çok büyük oranda tarihi yarımada ve onun çevresine sıkıştırmış. Fotoğrafların yüzde sekseni tarihi tarihi yarımada çevresinde, kalanlar ise tek tük Pera'da, adalarda vs'de çekilmiş.

İstanbul'un en fotojenik yeridir, Galata Köprüsü ve çevresi, buna tamam. Ancak bir kitap boyunca Eminönü, Galata Köprüsü, cami siluetleri gibi 50-60 senedir durmadan çekilen yerlerin fotoğraflarından başka şeyler de arıyor insanın gözü. İstanbul'un Ümraniye'si, Sarıgazi'si, Ayazağa'sı, Şirinevler'i, Kuştepe'si, Eyüp'ü de var. Orda yaşananlar, ordaki hayatlar, sokaklar, berberler çekilmeyi, görüntülenmeyi haketmiyorlar mı? İdeal İstanbul görüntülerinden biraz sıyrılmak ihtiyacında olduğumuzu hissediyorum...

26 Eylül 2008 Cuma

Pause #2














10 günlük bir bayram arası. Blog ahalisine keyifli tatiller, mutlu bayramlar...

Fotoğraf: Yusuf Darıyerli

25 Eylül 2008 Perşembe

Manzara













"Manzaralar aldatıcı olabilir. Bazen bir manzara, orada yaşayan insanların hayatını gösteren bir sahneden ziyade, arkasında bu insanların mücadeleleri, başarıları ve hayatlarının önemli tesadüflerinin meydana gelmekte olduğu bir perdeye benzer.
O bölgenin sakinleriyle birlikte o perdenin arkasında duranların gözünde, sınır tabelaları artık sadece coğrafi işaretler değil, aynı zamanda biyografik ve şahsi işaretlerdir."
John Berger

Fotoğraf: Rene Burri

Berger ve Mohr'dan "Talihli Bir Adam" #2

Kitabın çıktığını önceki postlarımın birinde söylemiştim. Dün kitabı bitirdim ve yine Berger'in o eşsiz diline hayran kaldım. Kitap bizim alıştığımız tarzda bir Berger kitabı değil. Hatta çoğu kişiye soracak olursanız bir fotoğraf kitabı da değil! Berger John Sassall adlı bir köy doktorunun hayatını, onun doktorluk öncesi ve sırasında yaşadığı dünyayı, doktorluk fesefesini, köyde yaşayan insanlarla ilişkilerini anlatıyor kitabında. Berger'in metinlerine Jean Mohr hem köyden hem de Doktor Sassall'dan çektiği karelerle, ameliyat anlarından pubda geçirilen vakitlere, hasta portrelerinden çevrede bulunan manzaralara kadar onlarca fotoğrafla eşlik ediyor.

Bu tip bir kitap henüz Türkiye'de yazılmadı. Sadece Çetin Altan'la Ara Güler'in yaptıkları Al İşte İstanbul kitabını buna örnek verebiliriz ama o da Ara Güler'in çektiği fotoğraflar üzerine yazılı denemelerden oluşuyor. Bu kitapta esas aktör metinler. Berger ve Mohr bu kitapta hepimizin yapmaya çalıştığı "fotohikaye"nin ya da "fotoröportaj"ın nasıl olması gerektiği konusunda ufuk açıcı egzersizler yaptırıyorlar. İkilinin Anlatmanın Başka Bir Biçimi ve Berger'in O Ana Adanmış kitaplarında bizlere konu hakkında nasıl hareket etmemiz gerektiğini, işin düşünsel ve görsel kısmı arasındaki korelasyonu çarpıcı örneklerle vermişlerdi. Son çıkan bu kitap ise önceki kitapların birer sağlaması gibi.

Yaptığımız, ürettiğimiz işlerde, özellikle fotohikayelerde konumuz neyse hep o konu etrafında dolaşmaya, bir objeyi temel alıp konuyu onun etrafında şekillendirmeye yatkın oluyoruz. Bu Türkiye'deki genelgeçer fotoğraf davranışlarından bir tanesi aslında. Sanayideki çalışma ortamını çekmeye giden bir fotoğrafçı arkadaşım çektiği bin küsür fotoğrafta da çocukların kirli paslı ellerini, yüzlerini çekip dönmüştü. Çünkü onlar değer kazanıyordu bu fotoğraf ortamında. Ne kadar çok "mahzun yüz, kirli el" varsa onlar değerliydi. Oysa kimsenin aklına o çocukların iş dışında ne yaptıkları, nasıl bir aileye sahip oldukları, diğer insanlarla iletişimleri ve bunları çekmek gelmiyordu. Berger ve Mohr'un kitabında birbirinden alakasız gibi görünen onlarca fotoğraf var. Hastalar, onların çocukları, manzaralar, köy yolları, hayvanlar, ağaçlar vs. Ama kitabı okuyup şöyle bir fotoğraflara göz attığımızda her şey yerli yerine bir güzel oturuyor.

Uzatmayayım, bu kitap kimilerine çok "alakasız" görünse de bana göre her fotohikayecinin okuması gereken nefis bir kitap. Berger'in gösterişten uzak metinleri ile Mohr'un naif siyah beyazları ancak bu kadar güzel bir şekilde buluşabilirdi.

20 Eylül 2008 Cumartesi

Portre #10














Fotoğraf: Annie Leibovitz
Aslında bir ara Leibovitz'i yazmak istiyorum. En azından umuyorum...

19 Eylül 2008 Cuma

Bir HSBC Yarışması vardı ne oldu ona?

İlk duyduğum zaman çok heyecanlanmıştım çünkü bir portfolyo yarışması hiç bu kadar ciddi görünmüyordu ve bu kadar da iyi bir ödülü yoktu. Jürisinde Ara Güler, Sabit Kalfagil, Kutup Dalgakıran gibi ağır topları barındıran yarışmanın ilk ayağı tam da söylenilen tarihte tamamlandı. Ama her ne hikmetse 3 eylül 2008 olarak açıklanan final duyurusu bir türlü yapılamadı.Finale kalan 10 fotoğrafçının yerinde olmak istemezdim. Hayır yolunda gitmeyen ne, onu anlamadım. Öğrendiğim kadarıyla hiç bir finaliste haber de verimlemiş gecikme ile ilgili. Bana göre bu gecikmenin sebebi Fotoğrafevi'nin tadilatta olması. Ama her ne olursa olsun başta finalist fotoğrafçılar olmak üzere, fotoğraf kamuoyu bir açıklamayı hak ediyor.

18 Eylül 2008 Perşembe

Koş!

Yine Vasilikos'dan...

"Çekim" Kanunu

Tamam herkes çekiyor artık, bunu kabul etmek gerekiyor. Makinalar deseniz iyice ucuzlamaya, herkese, her keseye uygun olmaya başladı. Giriş seviyesi bir dslr'nin fiyatı fotoğraf çekmek isteyen bir çok insanı üzmeyecek miktarlarda. Buna ilaveten spot piyasayı, "Amerika'dan gelen arkadaşları" saymıyorum bile.

E peki bu kadar çok çekiyoruz, bu kadar çok üretip "paylaşıyoruz", "emeğine, yüreğine sağlık", "usta işi gerçekten" gibi yorumlar da alıyoruz ama nitelikten ne haber? Binlerce ayçiçeği tarlası fotoğrafı çekmekten, bunları izlemekten siz sıkılmadınız mı? 70-200'lük lensle çocuğun gözlerinin içine kadar girip o gözleri, varsa gözyaşlarını çekmekten, fotoğrafa bakıp "çok dokunaklı, kıyamam ben sana" gibi şeyleri dinlemekten artık hangimiz haz duyuyoruz? Photoshopun bilumum filtreleriyle fotoğraftan bir "digital art" ürünü oluşturmak en başta fotoğrafa, sonra da bizlere ne verecek?

"Unutulan meslekler", "çingeneler", "göl kenarındaki sahipsiz kayık", "gün batımındaki siluetler"... Artık biraz da siz deseniz sizi çeken fotoğrafçıya "yeteri kadar çekmedin mi" diye. Kameralarını başka yerlere, sokaklara, akıp giden hayata çevirirler belki...

Melankolistanbul

Özgür Çakır durmadan üreten, ürettikleriyle fark yaratan ve her daim izlenmesi gereken bir fotoğrafçı. Siyah beyazları çok etkili. Sina Demiral ile açtıkları Melankolistanbul sergisi 30 Ekim'e kadar Antik Hotel'de sergilenecek.

11 Eylül 2008 Perşembe

Portre #9

Bundan güzel portre mi olur.














Tabi ki Rene Burri'den.

Sarı sıcak

Daha önce uzun uzun baktığınız bir fotoğrafa bir kez daha baktığınızda ve o ana dek görmediğiniz bir şeyi gördüğünüzde neler hissedersiniz? Aşağıdaki fotoğrafa uzun uzun baktım. Sonra birden arkadaki ağacı farkettim. O ana kadar düşündüğüm herşey silindi, yerine başkaları geldi.

Baktığınız fotoğraflara iyi bakın, bir daha bakın...

Fotoğraf size daha önce bahsettiğim a photo a day isimli blogdan. Fotoğrafçı Stephen Voss.

God Inc.

Fotoğraf Carl de Keyzer'in God Inc. isimli kitabından:

Sürekli Yayın Meselesi

Ne zamandır yazacağım ama hep erteliyorum. Fotoğraf konusunda süreli yayınların istikrarsızlığı her ne kadar 2-3 senedir azalmış gibi görünse de arada bir hortlayacak gibi görünüyor.

Benim bu konudaki geçmişim öyle aman aman bir geçmiş değil, yayınların evveliyatına çok hakim değilim. 3-4 senedir Fotoğraf Dergisini düzenli alırım. Geniş Açı'nın sonlarına yetiştim. Süha Derbent ve dolayısıyla Fotofanclub grubunun çıkardığı F dergisi 3 sayı dayanabildi. Aylık olarak yayınlanan Digital Photoline ve Photodigital dergileri birbirlerinin ikizi gibi; yayınlarının %80'ini makina inceleme ve tavsiyelerine, kalan sayfaları ise reklam ve "...... çekimi için ipuçları" gibi okuyucuya çok da fazla şeyler vermeyen gibi konulara ayırıyorlar. Yeni kurulan Photoworld 1 yıldır yayınlanıyor ve tabi elbette ki İz Dergisi...

Bu saydığım dergiler içerisinde İz Dergisini konsepti itibariyle bir kenara ayıracak olursak kalan grup içerisinde konuya yaklaşımı ve onu ele alışı bakımından Geniş Açı diğerlerinden farklı bir noktada durdu her zaman. Alışık olmadığımız ve kendilerinden bihaber olduğumuz çoğu fotoğrafçı, sergi, yayın, festivallerden onun sayesinde haberdar olduk. Soracak olursak herkes onu okuyordu ama eminim onu başından sonunu hakkını vere vere okuyan, yaşamasına katkıda bulunmayı sağlayan kişi sayısı "tabi ki Geniş Açı okuyorum" diyenlerin sayısının kat kat altındaydı. Zaten o kadar okuyanı olsaydı şu an yayın hayatına devam ediyor olurdu.

Görünen o ki klasik anlamda bir dergicilik anlayışına sahip olan ve fotoğraf dünyasının büyük çoğunluğuna hitap eden tek süreli yayın Fotoğraf Dergisi. Kadrosunda Merih Akoğul, Sabit Kalfagil, Ergün Turan gibi akademik yapıdan gelen fotoğraf sanatçılarıyla geniş bir yelpazeye hitap ediyorlar.

İz dergisi bambaşka bir anlayışa sahip. Bir kere baskı kalitesi konusunda diğer yayınların fersah fersah önündeler. Ancak İz Dergisini çıkaran Fotoğrafevi'nin Magnum'un Türkiye temsilciliğini almasının ve genel yayın yönetmenliği koltuğunda Ara Güler'in oturmasının da etkisiyle açılışta ve kapakta hep Magnum fotoğrafçılarını görüyoruz. İz bana göre biraz daha çeşitlendirmeli portfolyosunu.

Photoworld'ü 1-2 sayı aldım. Onun da kadrosunda Murat Gür, Erdal Kınacı, Özer Kanburoğlu gibi fotoğrafçılar var. Ancak bu dergide bana göre yolunda gitmeyen birşeyler var. Derginin çıkacağı haberini alınca kendi kendime "sanırım şöyle bir şey olur bu dergi" dedim:

- ..... çekim teknikleri hakkında 5-6 sayfa
- sizden gelenler sayfası/sayfaları
- fotoğraf teknikleri, kompozisyon vs gibi teknik eğitim sayfaları
- en az 3-4 tane makina/lens incelemesi

İlk sayıyı elime alınca yukarıda saydığım tüm maddelerin olduğu bir dergiyle karşılaştım. Ne yazık ki diğer dergilerden ayıran hiçbir fark göremedim. E zaten F dergisi de böyle değil miydi?

Son olarak fotoğraf gazetesi olan Fotohaber'e değinip bitirmek istiyorum. Çok farklı bir biçim ve içeriğe sahip. Öncelikle aylık olması büyük avantaj. Ben beğenerek okuyorum. Fotoğrafın değdiği hemen her alana onlar da ulaşma çabası içerisindeler. Baskı kalitesi güzel. Umarım böyle devam eder. Ama geçen hafta önce yine aynı gruba ait Fotokronik'in bilmediğim bir sebepten dolayı kapanması sonra da Fotohaber'in eylül sayısının girip baktığım kitapçılara hala gelmemesi beni yayının geleceği hakkında meraklandırmaya başladı. Konu hakkında bilgisi olanlar bildiklerini paylaşırlarsa sevinirim.

Sezon başlarken...

Yaz bitti, herkes evine döndü. Okullar açıldı. Fotoğraf dernekleri, sergi salonları inceden temizliğe, tadilata verdiler kendilerini... Görünen o ki, çok da fazla bir değişiklik olmayacak aslında yine bu sezon. Afsad yine Beypazarı, Yedigöller "fotosafari"lerini düzenlemeye devam edecek. (Fotosafari nedir ya?) Fotoğraf Dergisi yeni çıkan milyon piksellik makinaların tanıtımını sürdürecek. İz dergisi derginin yarısını Magnum fotoğrafçılarına ayırmaya devam edecek vs vs...

Tüm bunların dışında dün haberini aldığım ve "işte budur" dediğim bir haber var ki paylaşmadan edemeyeceğim. Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği BUFSAD Ekim ayı içerisinde fotoğrafçı Ami Vitale'yi getiriyor Türkiye'ye. Sanatçının "Full of Grace" isimli fotoğraf sergisi sergilenecek. Ardından onun önderliğinde "Sınırların Ötesine Erişmek" adlı 3 günlük bir günlük bir fotoğraf atölyesi yapılacak. BUFSAD'ın bu etkinliği heyecan verici bir etkinlik. Bana göre ülkedeki tüm fotoğraf dernek ve kurumlarının örnek alması ve -bana göre- kıskanması gereken bir durum. Çünkü benim hatırladığım bu denli dünyaca ünlü fotoğrafçıların katıldığı bir etkinlik, en son İstanbul Modern'de düzenlenen Magnum sergisi sebebiyle ülkemize gelen Magnum fotoğrafçılarıyla yapılan etkinliklerdi.

Ami Vitale demişken:

04 Eylül 2008 Perşembe

Sarı Sonbahar

Yavaştan kokmaya başladı aslında. Sabah serinliği, yanımıza bir süveter almadan dışarı çıkmamazı öğütleyen anneler gibi... Vakit gelse de sokağa insek, biraz rüzgarda kalsak, hafif üşüsek, çocuğumuza mevsimleri bir kez daha anlatsak, evdeki kedi tüy dökmeyi bıraksa...



















Fotoğraf Miguel Rio Branco'dan...

Berger ve Mohr'dan "Talihli Bir Adam"

Anlatmanın Başka Bir Biçimi ile bize eşsiz bir fotoğraf kitabı armağan eden John Berger ve Jean Mohr bu sefer ona benzer bir kitapla "Talihli Bir Adam"la karşımızdalar. Kitabı henüz internet kitapçılarında gördüm. Elime alıp incelemem mümkün olmadı. Yine Agora Kitaplığı'ndan. Şimdilik haberini vereyim, okuyunca tekrar konuşuruz...

Kuvanlık'ın Ardından

Sonbahar ölümle başladı. Belki blogda ona hiç sıra gelmeyecekti, kim bilir? Adana Veli Kuvanlık dün hayata gözlerin yumdu, bugün son yolculuğuna uğurlandı. Dijital teknoloji ile geleneksel fotoğrafı aynı potada eritmeyi bu ülkede ilk o içselleştirdi. Konunun salt üretim aşamasında değil, düşünme, örgütlenme ve eğitim aşamalarında da yer aldı.

Kayıp büyüktür.





























































28 Ağustos 2008 Perşembe

Portre #8














Fotoğraf: Bruce Davidson

26 Ağustos 2008 Salı

Brighton Fotoğraf Bienali

İngiltere'nin en büyük fotoğraf festivali olarak kabul edilen ve bu sene 3'üncüsü düzenlenecek olan Brighton Fotoğraf Bienali'nin başlama tarihi 3 ekim. Bienalin bu seneki teması "Ateş Hatırası: Fotoğraf Savaşları ve Savaş Fotoğrafları"...

Bienalde bu sene Magnum'un geçen sene uygulamaya koyduğu ve belli ki hoşuna giden bir workshopu da bulunuyor. Başvurular için gerekli bilgiler bienalin resmi sitesinde mevcut.

http://www.bpb.org.uk/2008

Gitmek, solumak lazım bu tip festivallerin havasını...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Gülümserken çeken makina!

10 günlük kısa tatil arası sona erdi ve kürkçü dükkanına geri döndük. Tatilde fotoğraf çeken çekmeyen tüm insanların kolayca idrak edebileceği üzere artık herkes birer makina sahibi ve milyarlarca fotoğraf havada uçuşuyor. Her yerin, her yüzün, her gülümseyişin birer kopyası makinanın duyarlı yüzeyine düşürülüp tabiri caizse "o anlar ölümsüzleştiriliyor"...

Yalnız bu anlardan birinde bir tanıdığımın elinde gördüğüm ve teknolojinin bu denli ilerlemesine sevinsem mi yoksa üzülsem mi karar veremediğim bir makinanın bir özelliğini yazmak için günlerce bekledim. Söz konusu makinanın adını ve modelini, blogu kururken kendimce aldığım kararlar nedeniyle vermeyeceğim. Blogun bir makina tanıtımı yapan ya da teknoloji haberleri veren bir yer olmasını istemiyorum. Zaten bahsettiğim makinanın bir iki aramayla bulunması an meselesi.

Söz konusu makina siz objektifi modele doğrulttuğunuz anda modelin yüzünü hemen algılıyor. Tamam, bu alışık olduğumuz bir durum. Artık bu tip makinası olmayana kız bile vermiyorlar. Ama benim gördüğüm ve "bu kadar da olmaz" dediğim özellik makinada bir küçük ayar yardımıyla model gülümsediği anda deklanşör otomatik olarak basılıyor ve fotoğraf çekilmiş oluyor. Yani fotoğrafın çekilmesi için modelin gülümsemesi yetiyor! Başka hiçbir şeye gerek yok!

Başkaları ya da sizler ne dersiniz bilemem ama teknolojinin bu kadar hızlı ilerlemesi beni oldum olası ürkütmüştür. Önemli olanın insanın ihtiyacının ne olduğudur. Yapmayı istediğim serileri hep tek makina ve tek lensle yapmayı isterim ve öyle de yaparım. Çünkü ihtiyacım olan bir makina ve lensten başkası değildir. Oysa ki yeni ekipmanlara bakıyorsunuz titreşim azaltmaktan tutun, akvaryum, havai fişek, gece portresi, sahil vs çekimlerine yardımcı olacak kadar sayamayacağım onlarca -bana göre- kafa karıştırıcı özelliğe sahipler.

Barthes'in, Sontag'ın ya da tüm sanat düşünürlerinin bu önü alınamaz derecedeki teknolojik ivmelenmeyi görmelerini isterdim. Ne dersiniz Barthes studium/punctum tanımını yaparken biraz revize eder miydi yazdıklarını?

15 Ağustos 2008 Cuma

Pause

10 günlük bir tatil arası. 25 ağustostan itibaren, yaklaşan fotoğraf mevsiminin de heyecanıyla yeniden buluşuruz umarım...

12 Ağustos 2008 Salı

Tomas Munita

Tomas Munita 1975 doğumlu Şilili bir fotomuhabiri. Fotoğraf eğitiminin ardından yerel ve ulusal basında muhabir olarak çalışmaya başlıyor. Sırasıyla Panama, Güney Asya, Afganistan gibi "sıcak" ülkelerde fotoğraflar çekiyor. Aldığı ödüller dünyanın en saygın fotoğraf ödülleri. En son 2006 senesinde Leica Oscar Barnack ödülünü de kütüphanesine ekliyor.














Munita genelde renkli çalışan, olayın tamamiyle içinden çeken ve bizi "başkalarının acısına bakmaya" ikna eden bir tarza sahip. Portreleri Steve McCurry'nin Asya portrelerini anımsatsa da Munita "muhabir" yanıyla ağır basıyor.

Tomas Munita'nın her anlamda izlemeye değer bir fotoğrafları için:
http://www.tomasmunita.com/













Portre #7



















Fotoğraf: Fazal Sheikh

Söz konusu fotoğrafın da içinde olduğu The Victor Weeps kitabının online versiyonu için:

http://www.fazalsheikh.org/06_the_victor/01_online_edition_01.htm

Vermeer'e güzelleme...

Işığı kullanmasıyla ünlü Flaman ressam Johannes Vermeer'e öykünen fotoğraf Tom Hunter'a ait...



















Havadan, sudan, benden...

Blog ile ilgili güzel geribildirimler geliyor. Aslında çok da fazla iddialı olmayan, dilimin dönebildiği kadar gönderiler üretebildiğim, takip ettiğim blog, site, yayın vs ne varsa onları paylaşmaya çalıştığım "elektronik" bir günlük bu. Ama 2 aydır kendimi bana iyi hissettiren bişey olduğu da kesin.

Blogun ilk gönderilerinde hakim olan ve bana da söylenen bir şeydi bu: "çok fazla çağdaş sanat ve çağdaş fotoğraf kokuyor" diye. Aslında yapı itibariyle klasik, belgesel fotoğrafı ve sokak fotoğrafçılığını seven biriyim. Gönderilerden anlaşılacağı üzere Magnum'u ve vii'yi takip eden, Trent Parke'ye, Bruce Davidson'a hayran, Merih Akoğul'a, Arif Aşçı'ya, Rene Burri'ye, Bendiksen'e, Webb'e, Ladefoged'e, Kertesz'e, Harvey'e bakıp bakıp duran bir fotoğrafsever/çekerim.

Nikon'a ayrı bir ilgim vardır. Elime aldığım ilk günden beri sanki aradığım ve benim fotoğraf çekmem için elime gelmesini beklediğim birşey gibi nikon. Birçok belgeselcinin fotoğraf gözü olan Leica'ya nispet yaparcasina elimden bırakmayacağım makina nikon. "Makina önemli değil, fotoğrafı göz çeker diyenlerin hepsinin elinde çok iyi bir makina vardır" denir. Kim demiş bilmiyorum ama sevmediğim, bana hitap etmeyen bir makinayla birşey üretemeyeceğim kesin.

Film izlerken filmden çok "kamerayı" izlemeyi severim. O yüzden birçok fotoğrafçının favorisi olduğunu düşündüğüm Nuri Bilge Ceylan filmlerini tekrar tekrar izlemek bana keyif verir. Ama bana göre en az NBC kadar güzel filmler çeken ve her planının birer kompozisyon harikası olduğunu düşündüğüm Andrey Zvyagintsev'in filmlerini izlemelerini herkese salık veririm. Zaten 2 filmi mevcut. Birisi ülkemizde Dönüş adı ile vizyonda oynamış olan Vozvrashcheniye (The Return) ve Sürgün isimli Izgnanie (The Banishment). Şu an bir çok film markette box halinde bu iki filmi bulmanız mümkün. Kieslowski'nin Kırmızı, Beyaz, Mavi üçlemesi de bana göre arşivde olması gereken filmler. Tabi ki fotoğrafçı bir yönü olan Wim Wenders'in nefis renklilerini de unutmamak gerek. Paris-Texas filmini izlerken Alex Webb'in ya da David Alan Harvey'in fotoğraflarına bakıyor gibi oluyorsunuz. Hem bu filmi izlerken Nastassja Kinski'yi de izlemek filmin zevkini bir kat daha artırıyor. Wenders demişken fazla ilgi bulmadığını düşündüğüm Don't Come Knocking (Kapımı Çalma Sakın) filmini de izlemenizi nacizane öneririm.

Geç gelen bir ekleme: Aklıma gelmemiş ama 1965 yılında Metin Erksan'ın yaptığı Sevmek Zamanı isimli filmi izleyin, kendinizi siyah beyaz bir fotoğraf albümünde hissedeceksiniz.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Çekemeyenlere...

Benim gibi bu sıcaklarda birşeyler çekemeyenler için... Belki ilham verir...











Marc Riboud

















Ara Güler











Narelle Autio






Arif Aşçı











Trent Parke

Pellegrin'den "Atletler"

Siyah beyazın son yıllardaki ustalarından Paolo Pellegrin, 2008 Pekin Olimpiyatları öncesinde çalışan kimi atletlerin antrenmanlarını çekmiş. Ters ışıklı, grafik dersi niyetine okutulacak kareler. Açıkçası savaş fotoğrafçısı Pellegrin'den bu tip bir çalışma üretmesini beklemezdim. İyi olmuş. Dünyanın en kanlı yerlerinde fotoğraflar çekmekten oldukça sıkılmışa benziyor...

07 Ağustos 2008 Perşembe

Portre #6



Fotoğraf: Tahsin Aydoğmuş

Sağdan, soldan, yarışmalardan...

Ara vermiş gibi oldum ama yazmamamın bununla bir alakası yok. Bu yaz mevsimini önceleri severdim ama nedense yaş ilerledikçe mevsim geçişlerini daha çok seviyorum. Sonbaharın gelmesini, fotoğraf çekme, sergi, gösteri, panel mevsiminin başlamasını iple çekiyorum.

National Geographic'in her sene geleneksel hale getirdiği yarışma başvurusu "foto-öykü" kategorisi hariç olmak üzere 31 Ekim tarihine kadar devam edecek.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent şubesinin düzenlediği "Kent ve Çocuk" konulu yarışmaya başvuru bu ayın 13'ünde sona eriyor. Son 6 gün. Baskı istemedikleri çin yarışmaya katılım diğerlerine nazaran daha kolay.

Uluslararası Af Örgütü'nün düzenlediği "60. Yılında İnsan Hakları" konulu yarışmaya son katılım tarihi ise 28 Kasım.

İyisi mi süren ya da biten yarışmaların tümüne, hepsinin özet halinde derlendiği http://www.fotografyarismalari.com adresinden bakalım...

04 Ağustos 2008 Pazartesi

Boşluk...

Ardına kadar açık bir kapı.
Kapının ardında, muhtemelen merdiven boşluğunun penceresinden gelen ve döner merdiveni aydınlatan sıcak bir ışık.
Kapı önünde eprimiş bir paspas.
Evin içinde beyaz bir masa üzerinde yuvarlak saksıda yapma bir çiçek.
Askıda kullanılmayı bekleyen bir şapka...
Ve gözümün önünden hiç gitmeyen bir "apartman boşluğu"...
Fotoğraf Kertesz'den..

Keyifli haftalar...

29 Temmuz 2008 Salı

Viyana'dan...

Fotoğraf Merih Akoğul'dan. Geçen Yaz Viyana'da kitabının harikulade kapak fotoğrafı...

Müze yayınları

İstanbul Modern'in açılmasından sonra Türkiye, varolan fotoğraf sergileme kültüründe bir değişme yaşandığına inanıyorum. Suna-İnan Kıraç Vakfı'nın Pera Müzesi'ni de unutmamak lazım. Son Josef Koudelka sergisiyle ülkeye yaşanmamış bir sergi deneyimi yaşattılar.

Müzelerin sergiler için yayınladıkları kitapları/katalogları net üzerinde bulmak mümkün. İdefix online satış sitesinde ya da benim kitapçı favorim Pandora'da hem İstanbul Modern'in hem de Pera Müzesi'nin çıkardıkları kitaba ulaşabiliyorsunuz. Ama benim derdim o kitabı müzenin marketinde değil de İstanbul'da ya da İstanbul dışında herhangi bir kitapçıda da görebilmek. İstanbul'u bilmiyorum ama başka bir şehirdeki kitapçıda söz konusu kitaplara henüz rastlayamadım. İnsan Gursky'nin kitabını alıp bir bakmak istiyor, her ne kadar kitabı almayacak olsa da... Umarım dağıtım şirketleri ya da müze yönetimleri biz İstanbul dışı fotoğrafseverlere de bu kitapların birer kopyalarını ulaştırırlar.

Taşradan...

İş nedeniyle şehir dışında olduğumudan bloga birşeyler ekleyemiyorum. İlk 1 ayın temposu yok. Bunun da farkındayım. Taşrada bir internet kafe bulup bunları yazmam bile saatlerimi aldı. Söz konusu blogu ilk 1 ayında 1000'den fazla kişi okudu, açıkçası bunu beklemiyordum. "Sürdürmeni bekliyorum" diyenler, "diğer bloglardan sıyrılıyor, devam et" diye mail atanlar güç veriyorlar. Bu kadar kısa sürede oluşan bu gönül birliği zaten yazıların süreceğinin en büyük teminatı. O yüzden tüm blog okurlarına bu vesile ile teşekkür etmek istiyorum.

Takip edebildiğim kadarıyla Erdal Kınacı'nın davası "tüm şahitlerin dinlenememesi nedeniyle" 22 ağustos 2008 tarihine ertelenmiş. Allah hem ona hem de ailesine sabırlar versin. Bu davadan sonra fotoğraf çekmek artık hiç eskisi gibi olmayacak.

Daha önceki günlerde yazdığım Yusuf Darıyerli'nin "Panayır" isimli kitabı kitapçılara gelmiş. Her kitapçının sanat ve fotoğraf kitaplarının olduğu rafları gezmek bir zevk. Gerçi fotoğraf kitaplarının olduğu sıralarda çok fazla bir değişim olmuyor. Kitapçılarda fotoğraf albümlerinin sayılarında ne yazık ki bir azalma olmuyor ama bunun zamanla yerleşeceğini umut ediyorum.

25 Temmuz 2008 Cuma

Portre #5













Fotoğraf: Antonin Kratochvil

22 Temmuz 2008 Salı

Lens Culture

Takip ettiğim bir başka online dergi "Lens Culture". İçinde onlarda fotoğrafçı ve fotoğrafı bulabileceğiniz, fotoğrafçılarla yapılan sesli röportajlara yer verilen, bir blogu, kitap incelemeleri ve bir adet dükkanı dahi olan faydalı, göz atılmaya, takip edilmeye değer bir magazin.

http://www.lensculture.com/




















Fotograf: Trevor Traynor

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Masal gibi...














Fotoğraf: Jonas Bendiksen

Fotohaber

Ben geç farkettim sanırım. Geçenlerde bir kitapçıda gezerken dergi reyonunda kocama harflerle Fotohaber dergisine (gazetesi mi desem) rastladım. Gerçi bir bulvar gazetesi boyutunda, yani alışık olduğumuz dergi kıvamında bir şey değil ama alıp eve gidip okuyunca hoşuma gitti. Gazeteyi fotoğraf baskısı dünyasında yükselen değer olan Varlı kardeşler çıkarıyor. Fotokronik'in de sahibi olan Kadir ve Ümit Varlı kardeşlerden bahsediyorum. Alıp okumanızı tavsiye ederim. Zaten basılı yayın sayısı konusunda oldukça fakir olan fotoğraf dünyamızda böyle işlerin artması, olanların da varlıklarını sürdürmeleri tek temennimiz.

http://www.fotohaber.com.tr

Düzeltme: Bir düzeltme geldi Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu'ndan. Düzeltmeyi Berna Akcan göndermiş. Paylaşım sitesi olarak Fotoritim yazmıştım yukarıdaki gönderide. Bahsi geçen paylaşım sitesi Fotokronik olacaktı. Zaten yukarıda gerekli düzeltmeyi yaptım. Kendilerinden bu hata için özür dilerim. (23 Temmuz 2008, 17.21)

18 Temmuz 2008 Cuma

Peki nasıl bir fotoğraf?

Hakikaten her zaman kendime sorduğum, fotoğraf çekerken, ona bakarken, okurken, incelerken cevabını aradığım bir soru bu. Nasıl bir fotoğraf çekmeli? Geniş Açı varken en arkada sarı sayfalarda eleştiri kısımları vardı. Şimdi Radikal'de yazan Ahu Antmen, Şeyda Sever, Ali Taptık gibi isimler var olan sergiler hakkında eleştiriler yazarlardı. Ahu Antmen ya da Şeyda Sever, ikisinden biriydi sanırım, adını hatırlamadığım bir fotoğrafçının (İbrahim Göksungur olması kuvvetle muhtemel) İspanya sergisi için "Peki bu fotoğraflarda fotoğrafçı nerede?" diye bir soru sormuştu. Fotoğraf çekmeye yeni başlamış "hevesli bir amatör" için fazla iddialı bir soru cümlesiydi bu. Zamanla anlıyor insan.

Konu fotoğraf olunca mekan çok geniş, alabildiğine. Milyarlarca imge havada uçuşuyor. Dün yazdığım Martin Parr postunu tekrar okuyup, onun gibi birşeyler çekmeye de çalışabilir insan. Ya da Boogie'ye öykünüp bol kontrastlı siyah beyazlarla da sürdürebilir fotoğrafik hayatını. Ya da Merih Akoğul gibi insanı hasta edecek derecede ayrıntıların peşinden gidebilir. Diyorum ya üslup meselesi. Gerçi hep üslup üslup diyoruz ama "bir üslubun içine sıkışmak" durumu da söz konusu değil mi?

Yani demem o ki, bu öyle elastik, öyle sündürülmesi mümkün bir konu ki tutar Nazif Topçuoğlu'nun meşhur "İyi fotoğraf nasıl oluyor yani" aforizmasına kadar gider. Mesela Merih Akoğul bir keresinde bizim insanımızın fotoğraf çekme mottosu olan "bu ne ki senin bu çektiğini ben de çekerim" argümanına karşı "e ne güzel işte, demek ki aynı mecralarda yürüyoruz, aynı güzelliklerin, aynı karelerin peşinden gidiyoruz" diye cevap vermişti. Hakikaten de insanın içinde var olan ve resim olsun, fotoğraf olsun gördüğü bir sanat eserine karşı "e bu ne ki şimdi, ben de yaparım" düşüncesinin aksine ona içinden birşeyler katmak, çizdiği resimde, çektiği fotoğrafta kendini de göstermek lazım gelir diye düşünmekteyim.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Portre #4




















Fotoğraf: Joachim Ladefoged

Kuzey Işığı

Aslında çok merak ediyorum kuzeyi, onun o meşhur ışığını. "Başka bir şey" derler o ışık için. Kuzeyde, Avrupa'nın tepesinde, Riga'da, Stockholm'de bu ışığı görmek, o ışıkta birşeyler çekmek istiyorum.

Geçen kış İstanbul Fotoğraf Merkezi'ndeki Leica Gallery'de açılan Mehmet Kısmet'in Distilasyon sergisinde gördüğüm ve önünden uzun süre ayrılamadığım "Kuzey Işığı" isimli fotoğrafta yukarıda yazdıklarımı dakikalarca hissetmiştim. Sonra sergi defterinde birinin yazdıkları benim de hissetiklerimin bir tercümesiydi:

"Kuzey ışığında, Riga'da, o ağacın altına gittim, kitap okudum"